

Halkın Takımı dergisi Mayıs/2008 tarihli ilk sayısıyla yayın hayatına başladı.
Beşiktaş'ın geleneksel değerlerinin somutlaştığı "Şeref'inle oyna Hakkı'nla kazan" ilkesini kendisine şiar edinen Beşiktaş taraftarının sesi artık bu dergiyle ete kemiğe büründü.
Bu sayıdaki yazarlar:
Özer ÖZÇETİN -(Sabır gülleri)
Yılmaz YILGIN -(Çarşı solcu mu?)
Akif KURTULUŞ -("Mezar teslimi" taraftarlık)
Murat YILDIRIM -(Sevinmek için sevmedik)
Şafak BATMAN -(Eğlenmek hakkımız mı?)
Namık KARTALOĞLU -(Benim küçücük dünyam)
Ömür HINCAL -(Umut deplasmanına otobüs: Beleş)
Turgut EREN -(Anadolu kartalı: Moymul)
ve
Cem ÖZEL'in sanat ATÖLYE si
Derginin yaratılış sürecini ve temel karakteristiği hakkında detaylı bilgileri Halkın Takımı
sitesinden öğrenebilirsiniz.
Derginin temini içi halkintakimidergisi@hotmail.com adresine talebinizi iletebilirsiniz.
Yorum (0)
Yorum yaz!

Sezon bitti… En azından bizim için bitti.
Şu anda yapılabilecek iki şey var bizim için. İlki “Cehalet
mutluluktur” özdeyişine uygun davranıp önümüzde ki sene kimlerin alınıp
kimlerin satılacağını, hocanın ne olacağını, yönetim gitsin mi, giderse
kim gelsin, sponsor kim olacak, kim olmalı gibi soruların cevaplarını
aramak.
Bir ikincisi de olan bitenin farkına varmaya çalışmak; kafa yormak,
çözüm var mı yok mu onu aramak ve bulduğumuz cevaplar karşısında
ümitsiz ya da mutsuz olup bakakalmak…
Ben ikinci yolu seçiyorum.
Aylar önce kendimce tahlilini yapmaya çalıştığım iki büyük bırakma
operasyonunun gelişen süreç içerisinde bir komplo teorisi olmaktan
çıkıp bizzat bir komplo olduğuna inananlar artık yavaş yavaş artmakta.
Geçen gün Adnan Dinçer’de BJK TV de endişelerini açıkça dillendirmeye
başlamış bile. Şimdi bu komplonun sınırlarını şöyle bir
keskinleştirmeye çalışalım.
ENDÜSTRİYELLEŞEN FUTBOLUN PAZARLAMA SORUNLARI
Endüstrileşme sürecinde giderek biriken futbol sermayesinin yatırım
alanları ihtiyacı da aynı paralelde büyüdü. Konuya bizim de dahil
olduğumuz Avrupa futbolu tarafından bakarsak şöyle bir tablo çıkıyor
karşımıza. Endüstrinin Avrupa’da ki taşıyıcı ayakları olan İngiltere,
Almanya, İspanya ve İtalya’ya sonradan Fransa’ da eklenmiş ancak bu
ihtiyaç duyulan Pazar sorunlarını çözmeye yetmiyor. Refah düzeyi yüksek
olan küçük Avrupa ülkeleri ki bunlar Baltık ülkeleri, Macaristan,
Avusturya, İsviçre ve Hollanda’ya ek olarak Romanya, Bulgaristan,
Yugoslavya gibi nüfusları az olan ülkeler koskoca bir piyasa da küçük
tezgahlarını açmayı başarmışlar. Endüstriye Pazar olarak katkısı az ama
götürdükleri fazla olan bu tür ülkeler birikmiş büyük futbol
sermayesine yeterli açılımı sağlayamadığı gibi geniş bakir alanların
(örneğin Türkiye) sisteme dahil olmasını da engelliyorlar. Yani
zararları büyük. Güney Amerika’da nüfusları devasa ancak ekonomileri
(halkının refah düzeyi açısından) zayıf olan ülkeler kolaylıkla
işletilebilir hale gelmişler ancak tutucu Avrupa’da küçük ama zengin
ülkelerin pazarda hacimlerinden daha büyük paylar almaları bir türlü
engellenememiş ve bu tıkanıklık büyüyen endüstriyel futbol sermayesinin
önünde en büyük sorun olarak durmakta. Bu nedenle kapalı futbol
ekonomilerinin açılıp sisteme dahil edilmesi ve rantabilitesi az
olanların tasfiye edilerek onların yerini alması operasyonu için
düğmeye basılmış.
Büyük nüfusu ve futbola olan müthiş ilginin bir cazibe merkezi haline
getirdiği Türkiye ilk hedeftir artık. Ancak burada aşılması gereken
büyük bir sorun var. Potansiyel futbol müşterisi neredeyse üçe bölünmüş
durumda. Mümkün olan en az sermaye yatırımıyla mümkün olan en büyük
karın elde edilebilmesi ilkesine ters olan bu durumun çözülmesi
gerekiyor. Yani Türkiye futbolunun soyağacında ağacın kökünde yer alan
resimdeki üçlüden birinin kesilip alınması şart. Neden şart? Çünkü
yukarıda saydığımız temel ayakların dahi taşımakta zorluk çektiği böyle
çok büyüklü bir futbol ekonomisi asla verimli olmaz da o yüzden şart.
OPERASYONUN İLK ADIMLARI
Öncelikle bu büyük müşteri potansiyelinin bir başarı zincirine
eklenmesi ve istenen doğrultuda sürüklenmesi gerekiyordu. Bunun için en
uygun seçim olarak Avrupa kültürüne daha yakın olduğu ve entegrasyonun
daha kolay sağlanabileceği öngörüsüyle Galatasaray seçildi. Onu zengin
ama küçük futbol ülkelerinin arasından sıyırıp ön sıraya oturtmak pek
de zor olmadı. 2000 yılında gelen UEFA kupası ve üzerine az süper
kupayla şöyle bir arkasından itildi Türkiye pazarı ancak marş basmadı.
İdareciliklerini pazarlama stratejileri yerine züppelik üzerine kurmuş
olan Galatasaray yöneticileri bu destekle fazla yol almayı
beceremeyince başka yollar arandı. Geçici olarak kaderine terk edilen
bu büyüğümüzün hali şimdilik bildiğimiz gibi.
İKİNCİ DENEME
Bu kez taktik değiştirilip Milli takım ele alındı. Yılların
sponsorluğunda sürünen milli takıma, Fransa-Brezilya dünya kupası
finalinin mağlubu (Adidas’a karşı) Nike desteği sağlanarak hem bu
sermaye grubuna bir rövanş fırsatı hem de hareket edebilmesi için
Türkiye futboluna ikinci bir şans verildi. 2002 yılı Dünya kupası
üçüncülüğü de böyle geldi. Ancak hantallığın iyice ruhlarına işlediği,
ticaret yeteneği olmayan basiretsizlerin yönetim fiyaskoları bu ikinci
itmeyle de bu büyük kitlenin hareket etmesini bir türlü sağlayamadı.
ÜÇÜNCÜ DENEME
Bu başarısız denemelerin sonucunda, arkadan itmeyle bu büyük kitleyi
yerinden kımıldatamayacaklarını iyice anlamış oldu global futbol
sermayesi. Türk futbolunun kendi iç dinamikleriyle yol almayı
beceremeyeceği gerçeğinden hareketle yerinde bilimsel tarıma karar
verdiler. Daha uzun ve zahmetli olabilir ama daha garantili bir yoldu
bu yol. Denenmişlerin temel sorunlarının hantal yönetim zihniyetinden
kaynaklandığı doğru tesbitiyle madende başka bir damar açılmasına karar
verildi. Bilin bakalım kimi seçtiler?
BENİM AKILLI OĞLUM
Önlerinde kala kala sadece iki seçenek kalmıştı. Büyük taraftar
desteğine sahip iki büyük kulüp. Bunlardan biri en eski kulüp olma
özelliğini taşıyordu taşımasına da bir sorun vardı. Bu kulübün
arkasında ki milyonlar müşteri olmayı reddetme gibi genetik bir
bozukluk taşımaktaydı. Kendilerini halkın takımı olmak, garibanların
son barikati görmek gibi hastalıkları bünyesinde barındırıyorlardı. Her
ne kadar bu kulübü yönetmeye çalışanlar kendi global sermayelerine
eklemlenmeye çalışan işbirlikçi uslu çocuklar olsa da, her ne kadar
yeni yetme taraftar kitlesi başarı için sunulan kritelere çok çabuk
uyum sağlamaya meyilli ve de hevesli de olsalar genetik işte! Güven
olmaz ki… Yarın öbür gün, tam da hasat zamanı birileri çıkıp yokuş
aşağı “gündoğdu ulan!” diye bağıra çağıra hepten uyandıklarını
suratlarına beyanla yeni yetmeleri de gaza getirip ardlarına takarsa?
Binbir emekle düzenledikleri güzelim plantasyonları çekirge istilasına
uğramıştan beter olursa?
Diğer yanda tahtaya kalkmak için sürekli parmak kaldıran ve yalvarır
gözlerle “Başarı için her şeyimi alabilirsin” diye bas bas bağıran
sevimli gürbüz bir oğlancık bükmüş boynunu bekliyordu. Zaten yanında ki
sıra arkadaşı şimdi üst sınıfta olması gerekirken çakmış olsa da daha
önce bu sınavdan aldığı dokuzu bunun gözüne sokup sokup onu
kızdırmakta, alay etmekteydi. On alıp iftihara geçmek ve arkadaşının
alaylarından kurtulmak için ne istenirse yapmaya hazır bu tosuncuk tam
aranılan şartlara haiz bir tosuncuktu.
Uzatmayalım işte bu tosuncuk alınan yeni cicileriyle ve “sen dışarıda
ki sınavlarına çalış ev işlerini biz hallederiz” in verdiği rahatlıkla
şimdilik iftihar olmasa bile bir teşekkür belgesini getirmeyi başardı.
Bu arada arka sırada oturan haylaz velet ne yapıp edilip başka sınıfa
alınmalı ki bu iki öğrenci kendi rekabetlerini sürdürürken rahatsız
edilmesin.
Alınacak. Zamanında taşradan gelip ezber bozan Lazoğlu nasıl başka
okula gönderildiyse bu haylaz velet de artık aynı okula gönderilecek.
KENDİMİZE GELELİM ARTIK
Kendimce kurguladığım (mı acaba?) bu öyküden sonra gelelim kendi
gerçeklerimize. Artık herkesin kendi Beşiktaş’ı mı var? Elbette ki yok.
Bir tane Beşiktaş var. Şimdilik bizim olan ve öyle de kalması için kafa
ve çene yorduğumuz Beşiktaş. Ama taraftar için aynısını söyleyebilir
miyiz diye sorulursa ona üzülerek evet cevabını vereceğim. Bir kısım
yeni yetme Beşiktaş taraftarı arasında şöyle bir tartışmaya şahit
oldum. Efendim bu Cola Turka bizim ana sponsorumuz olmasına karşın
“Tarafındayız Fener” ya da “Tarafındayız G.saray” gibilerinden
reklamlar yapmış tv lerde. Hemen çıkalımmış bunların sponsorluğundan ve
Beko’ya dönelimmiş. Diğer taraftan itirazlar şu şekilde geliyor.
Beko’nun sahibi artık fenerliymiş. Oysa Vodafone çok güzel yakışırmış
bizim formaya. Ama hayır. Niye? Çünkü Vodafone sadece renginde kırmızı
olan takımlara reklam veriyormuş. O zaman Bwin gelsinmiş. Yav ne Bwini…
Efes Pilsen reklamı en iyisiymiş. Sahibi de Beşiktaşlı hazır. Bir
diğeri de “Arkadaşlar paniğe gerek yok aynı reklamı bize de yapmış Cola
Turka” diye içimizi rahatlatıyor.
Yok Unicef olsunmuş para mara istemezmiş diyenler mi ararsın, Çarşı
olsun para kırarmış kulüp diyenler mi… Uzayıp gidiyor içimde ki acıyla
birlikte.
Yav kimin formasını kime pazarlıyorsunuz diye soracak oldum duyan gören
tek bir kulak, tek bir göz olmadı. Olan şu. Umbronun forması kötü,
yıkanınca kol lastikleri gevşiyor. En iyisi bilmem ne marka…
Arkadaşlar… Beşiktaş bir tane ama artık başka bir Beşiktaş taraftarı
oluştu ve hızla büyümekte. Ben yönetime falan kızmıyorum. Yönetim bu
büyüklerin seyreltilme operasyonuna karşı kendi felsefesi ve meşrebince
mücadele verdiğini sanıyor ama beceremiyor. Neden beceremiyor biliyor
musunuz? Hala biz varız da ondan. Yani üzerimize çöreklenmek isteyen
global sermayeyi ürküten genetik bozuklukları taşıyan bizler. Bu
nedenle bizi külliyen tasfiye etmek ıslah etmekten daha uygun onlar
için. Gariban yönetim uğraşsın dursun. Bunlar gitsin ötekiler gelsin
sonuç değişmez. Ürken sermayeyi kimse sakinleştiremez tarih böyle
yazar.
Belli güç odakları belli ittifaklarla bir şeyleri bir yerlere
taşıyabilirler; bu mümkün. Ancak bunu becerebilmek de ayrı bir maharet,
ayrı bir strateji bilgi ve yeteneği gerektirir. Süleyman Seba’nın
zamanında denetleyebildiği bazı silahlar kullanmayı bilmeyenlerin
elinde patlar. Kendi ayağını vurursun. O becerdi. Uzmandı ve becerdi
ama sen beceremezsin. Çünkü hem düşmanın büyüdü hem de senin
elindekiler sadece yedek şarjör asıl silahlar gitti artık. Bu nedenle
bu yönetim ya da o yönetim; hiçbirşey değişmez, değişmeyecek de.
Bu durumda bizlerin nerede duracağımıza iyi karar vermemiz ve o meşhur
duruşumuzu artık efsane olmaktan çıkarıp gerçekliğini kanıtlamamız
lazım.
SON SÖZ: NE YAPMALI?
Burada önümüzde iki yol var. Birincisi; akıntıya bırakıp kendimizi
oluruna varmak. Devam etsin aykırılarımız bağırmaya çağırmaya… Hızla
değişip uyum sağlayanlar da değişmeye devam etsinler. Bırakalım işler
oluruna varsın. Biz kırkayağın ayaklarına bakalım ve diğerleriyle nasıl
uygun adım atmadığımızla avunalım. Ama kırkayak kendi istediği yöne
doğru hızla ilerlesin. İzleyelim bakalım sahiden de iki büyük ve biz mi
olacağız yoksa komplo teorisyeni gamlı baykuşlar tarihin
derinliklerinde paranoyalarıyla gömülüp gidecekler mi.
Diğer bir yol ise;
Futbol zaten endüstriyelleşmiş bir olgudur. Bunu kabul ediyoruz. Bizim
itirazımız halkın takımıyız diyerek ortaya çıkıp da ahlakımızı
yitirmemiz tehlikesidir. Bırakalım onlar istedikleri kulvarda büyük
kalsınlar. Eğer aynı oyunu bu masada onlarla oynayacaksak oynayalım ama
başarı kriterlerini biz belirleyelim. Onların kurallarıyla kaybederiz
bu doğal. Kendi kurallarımızla ise ancak aykırı kalmayı becerebiliriz
ki karşı tarafta ki galibiyet duygusunu körelten bir etkendir bu.
Onunla aynı olmadığını hissettirmek, farklılığını ortaya net ve kesin
koymak sermaye piyasasında ses getirmeyecektir belki ama bir de halk
var… Halklar var. Dünya halkları kendi doğal ahlakını koruyan bir
Beşiktaşı endüstriyel bir marka olmaya çalışıp da ezilen bir Beşiktaş’a
tercih edecektir.
Kendi ahlakımızı koruyarak endüstriyel futbol tarihine kıçı kırık bir
sıra markası olarak kaydedilmek yerine halkların tarihine onun ahlak ve
felsefesini endüstriyel ahlaka dayatmış en son barikat olarak yazılmak…
Tercih bizim.
Yorum (0)
Yorum yaz!
Arkadaşına Gönder!
Yorum (0)
Yorum yaz!